DOLAR31,1208% 0.25
EURO33,7823% 0.44
STERLIN39,4566% 0.21
FRANG35,3204% 0.24
ALTIN2.030,28% -0,11
BITCOIN1.674.4453.156
Hakan TürkkuşuTÜM YAZILARI

Süreklilik mi sürdürülebilirlik mi? İşte mesele bu…

Birbirine çok yakınmış gibi algılanan hatta aynı olduğu düşünülen bu iki kavram, aslında varoluş ile yok oluş kadar birbirinin tam tersi anlam ve içeriğe sahip.

Konu, #blokzincir perspektifi ile küresel iletişim devlerinden Telegram destekli TON – Telegram Open Network ev sahipliğinde gerçekleştirilen ve benim de konuşmacı olduğum #Sürdürülebilirlik Zirvesi’nde tarımdan finansa, ekonomiden ekolojiye, sosyolojiden enerjiye ele alındı.

Hakan Türkkuşu

Yayınlanma Tarihi : Google News
Süreklilik mi sürdürülebilirlik mi? İşte mesele bu…

Sürdürülebilirlik için sayısız yayında pek çok tarif var. Konuya ilgi duyanlar bunları biliyor zaten. Benimki bunların yanında son derece basit kalacaktır; herhangi bir şeyin devamı olmadığını gördüğümüzde aklımıza ilk gelen şey #sürdürülebilirlik oluyor. Söz gelişi iklim krizi; küresel ısınmanın devamında olacakları ciddiye alan almayan herkes konuşuyor. Fikir ayrılıkları olsa da “gelecek endişesi” giderek büyüyor. İnsanlar, aynı davranışları sürdürerek farklı bir sonuca ulaşamayacakları görüşünde birleşiyor. Bu da yüzlerce yıldır toplumlara empoze edilen, başarı kriteri algısı yaratılan, eğitimden siyasete en geniş yelpazede dayatılan, “daha fazla” ifadesi ile özetlenen “süreklilik” kavramının bir noktadan sonra işe yaramadığını ve içinin ne kadar boş olduğunu ortaya koyuyor. Yerini de “var olanı değerlendir” anlayışı alıyor. Biz buna “sürdürülebilirlik” diyoruz.

Adam Smith’in Ulusların Zenginliği (1776) isimli incelemesi, o dönem toplumların zenginliğini anlatan, klasik iktisadın en önemli eseriydi. Kitap, Sanayi Devrimi’nin ya da günümüzde daha çok benimsenen tanımı ile Endüstri 1.0’ın temelini atan sermaye, kar ve serbest piyasa gibi kavramları ele alıyordu. İçeriği ise “süreklilik” merkezli, “daha fazla” anlayışına odaklıydı. Bu görüşlerin ortaya atılmasının üzerinden 250 yıl geçti ve insanlık tarihinin en kötü ve en umutsuz döneminin kapıları açıldı: Antroposen Çağ…

Bu kavramı da kısaca özetliyeyim; dünyanın daha iyiye döndürülmesi konusunda her gün geç kalındığını ve çözümlerin de birer birer tükenme noktasına geldiğini ifade ediyor. Antroposen Çağ’dan ilerleyen dakikalarda bahsedeceğim.

“Su ayak izi” nedir bilmezdik

Eminim hepiniz çay ya da kahve içmeyi seviyorsunuzdur. Günlük yaşamlarınızda da belki birer, belki de birden fazla bardak çay ya da fincan kahve tüketiyorsunuzdur. Afiyet olsun, ben kahveyi tercih edenlerdenim, o yüzden kahve ile devam edeceğim.

Bugün orta boy bir kahvenin fiyatı 50₺ civarında, büyük boylar ise 100₺ civarında hatta üzerinde. Mekanın şıklığına göre bu fiyatlar da artabiliyor, malum serbest piyasa ekonomisi. Karton bardak, plastik kapak, karıştırıcı çubuk vb konularda, tüketimi azaltmaya odaklıysanız, benim de yaptığım gibi, kahvenizi evde hazırlayıp termosa koyabilirsiniz. En az 2-3 fincan kahvenin maliyeti 5₺ bilemediniz 10₺ olacaktır. Geride çöp bırakmamanız da sizin “çevreci” duruşunuzu pekiştirecektir.

Aynı kahve için, bu seçenekler arasındaki fiyat farkı en az 5-10 kat olacaktır. Karton bardak, plastik kapak, karıştırıcı çubuk, şeker veya tatlandırıcı ambalajı gibi gereksiz birçok atık bir yana yapay koku ve tat veren katkılarından da uzak olacaksınız.

Az önce Ulusların Zenginliği’ne yollama yapmıştım ya, bugün birileri kalkıp da “Dünyanın Zenginliği” isimli bir çalışma yapsa; sadece Endüstri 1.0 değil demodeleşen, elektrik kullanımına odaklı 19.YY kavramı olan Endüstri 2.0 ve bilgi üretiminin öne çıktığı 20. YY adresli Endüstri 3.0 bile birer bölüm olarak ele alınmaz. Bu kitabın bölümleri, belki ilk anda kulağınıza komik gelecek ama Toprak olurdu, Hava olurdu, Su olurdu.

İnsanın yaşam biçiminin ve tüketim alışkanlarının sebep olduğu karbon emisyonu meselesinden haberdar olmayanımız yoktur. Hava kirliliğinden küresel ısınmaya kadar yıkıcı etkisi malum bir süreç söz konusu. Benzer döngü toprak için de geçerli. Gıdanın kaynağı olan toprak yine insanın aldığı yanlış kararlar ve uygulamalar nedeniyle sürekli yitip gidiyor. Seller ve erozyon bunun en belli başlıları. Bilimsel araştırmalarda ne yazık ki çok daha fazlası var.

Dünyanın Zenginliği meselesine odaklanacak olursak; fiyatı ne olursa olsun, su cinsinden maliyetinin akıl almaz boyutlara ulaştığı gerçeği ile yüzleşilecektir. İster evde hazırladığınızı ister popüler bir cafe’den satın aldığınızı tüketin, 200 ml’lik bir fincan kahvenin tohumun toprağa ekilmesinden pişirilip fincana konulmasına kadar geçen süreçte su cinsinden maliyeti yani su ayak izi, fincan başına 140-150 litre arasındadır.

Latte içiyorsanız bir litre sütün su ayak izi 200 litre, tatlı seviyorsanız ve şeker kullanıyorsanız bir kg şekerin su ayak izi 1500 litre, yani 1,5 tonu buluyor.

Pilav sevmeyen yoktur sanırım, bir tabak pilavın su ayak izi 150 litre, bir porsiyon (200 gr) dana etininki ise 780 litredir. Bir kg pirinç 1,7 ton, bir kg dana eti ise 15,4 ton su tüketilerek elde edildiğini hatırda tutmakta yarar var.

Hamburger 2,4 ton su ayak izi ile önümüze gelirken bir bardak biranın 75 litre, bir paket cipsin de 185 litre su kullanılarak üretilebildiğini şuraya not edelim.

Sıradan bir t-shirt için bu dünyanın su kaynaklarından 2,7 ton, hemen herkesin severek giydiği bluejean pantolon tam 10 ton harcanmasına sebep oluyor. Ayakkabısız olmaz, bir çift ayakkabının su cinsinden maliyeti ise kaba hesapla 8 ton civarında.

“Kağıt tüketimi eşittir ağaçların yok olmasıdır” diye bellediğimiz bir önerme var. Bu doğru ancak eksik. Bir A4 büyüklüğündeki kağıdın dünyaya su cinsinden maliyeti tam 10 litre. Bu konuda alınması en kolay önlem; önlü arkalı basmak olacak şüphesiz.

Günlük yaşamınızda bunları ne kadar tükettiğinizi ve bunun kaç yıldır sürdüğünü bir düşünün.

Kişisel su ayak izinizi www.WaterFootPrint.org web sitesi yardımı ile de kolayca hesaplayabilirsiniz. Benim su ayak izim hem Türkiye hem de Avrupa ortalamasının altında J ancak dünya ortalamasının ne yazık ki üzerinde L çıktı.

Cebinizden çıkan para ilk anda sadece sizi ilgilendirir gizi gözükse de öyle değil. Yeryüzündeki ve yeraltındaki sulardan eksilen her damla sadece seni değil, beni, bizi, burada bulunan herkesi ve uzaklarda olanları da ilgilendirir. Çünkü biz burada kahve keyfi yapacağız diye, içecek sudan yoksun yaşayan milyonlarca insanı ve özellikle de 5 yaş altında yüzbinlerce çocuğun her yıl ölmesini görmezden gelemeyiz.

Dünyanın “yeni” zenginliği: su (H2O)

Su, gelecekteki dünyanın en değerli maddesi olacak. Kurgu bilim film senaryosu değil, insan tarihi boyunca çeşitli gerekçeler ile yaşanan savaşlara su savaşları da eklenecek. Bu konuda da en zengin ülke Kanada olacak! İki gerekçe bunu sağlayacak; tabii o gün Kanada diye bir ulus devlet kalırsa. Coğrafi açıdan Rusya’dan sonra, Çin’den de önce gelen, 2. sırada olan Kanada, yaklaşık 10 milyon km2 toprağa sahip, buna 900 bin km2 büyüklüğündeki su alanları da katmak lazım. Büyük bölümü buzlarla kaplı bu muazzam araziler küresel ısınma etkisiyle erimeye başlayacak, el değmemiş topraklar ortaya çıkacak ve binlerce yıldır nadasta olan tarım alanlarına dönüşecekler. İkincisi ise eriyen buzullar ve karlar nedeni ile yeraltı ve yerüstü sularının olağanüstü artışı olacak.

Bazı ülkeler ve şehirler için felaket anlamına gelecek ve büyük olasılıkla yok olmaları ile sonuçlanacak küresel ısınma, bazı coğrafyalar için de kazanç olacak.

Karbon ayak izi (CO2) için ne yaptık?

Buraya kadar konuştuğumuz su ayak izi kadar önemli bir başka kavram da karbon ayak izi. Karbon ayak izi, aslında yaşam konusundaki temel göstergelerden biri ve çözümün de anahtarını barındırıyor. Canlılar yapılması gerekeni yaptıkları ve güçlü oldukları için yaşar, yaşamıyorlarsa da güç uğruna yapılmaması gerekenleri yaptıkları içindir. Bu, biz insanlar için de geçerlidir.

Çağımızda bilinen karbon salınım nedenlerine bir de e-posta gibi hemen hiç ya da pek az bilinmeyenleri ekledik. Bu kişi başına yılda 136 kg CO2 emisyonu anlamına geliyor. Haliyle de yolladığımız ve aldığımız her e-posta ile felakete davetiye çıkartıyoruz. Karşılaştırılacak olursa bu miktar, bir dizel otomobil ile fazladan 320 km yol gitmenin eş değeri.

Söz seyahatten açılmışken; bir yolcu uçağının km başına 133 g, iki saati aşmayan (1500 km) bir yolculukta ise yaklaşık 200 kg karbon emisyonunu ürettiğini görmezden geldik. Yolculuklarımızda km başına 27 g emisyon bırakan otobüs yerine neredeyse bunu iki katı (43 g) CO2 salınımına sebep olan otomobilleri tercih ettik.

Nefes almadan çok çok bir dakika yaşayabiliriz. Soluduğumuz hava kirliyse bizi yavaş gelen bir ölüm bekliyor demektir. Solunum yolu hastalıkları ile başa çıkmak için varımızı yoğumuzu harcasak da boştur, nefes alamıyorsak da artık bu dünyada yokuz demektir. Sebebi de havasızlık ya da insan tüketimine uygun olmayan kirli havadır…

Hiçbir canlı su olmadan hayatta kalamaz! Susuzluğa tahammülümüz en fazla bir hafta, sonrasında kalıcı hasarlar oluşmaya başlar ve bu durum ölüme kadar gider. Diğer canlılar mavi olsun, yeşil olsun her türlü suyu tüketebilir ama insan öyle değildir, insan tüketimine uygun olan sudan başka çaremiz yoktur. Aksi hastalıkları ve ölümü getirir.

Eeee, biz yıllardır yer altında ve üzerinde ne kadar su kaynağı varsa şuursuzca harcamıyor muyuz, harcayamadığımızı sorumsuzca kirletmiyor muyuz, kirlettiğimizi de en azından gri su olarak değerlendirmeyi bile düşünmüyor muyuz?

Aynısı toprak için de geçerli!

Çevrecilerin sayısız uyarısına, bilim insanlarının ortaya koyduğu bulgulara karşı insanlık ne yaptı? Tüketim konusunda bilinçli davranmak yerine bu konuda çılgınlık sergilemekten vazgeçmedi, alışveriş manyaklığı da tırmandı. İhtiyaç olup olmadığına bakmaksızın, sadece satış almanın peşine düşen bir toplumunda yaşıyoruz. Mutluluğu yakalama hayali ve tatmin olma çabası ile alışveriş yapmayı çözüm olarak görüyoruz. Bu durduramadığımız hatta aklımızdan bile geçirmediğimiz için de cebimizdeki paranın yettiği, yetmediğinde de kredi kartlarını kullanarak kişisel para emisyonunuzu arttırıyor ya da borçlanarak, taksitlere girerek alışveriş yapmayı sürdürüyoruz.

Bu akıl dışı durum, sigara içinler için söylenmiş bir sözü hatırlatıyor; “her içilen sigara” yerine “her satın alınan” lafını koyuyor, devamını da “bu dünyanın tabutuna bir çivi daha çakmış oluyorsunuz” diyerek getiriyorum.

Antroposen Çağ insanlığın tükenişi (midir?)

Antroposen Dönemi, insan faaliyetinin gezegenin iklimi ve ekosistemleri üzerinde önemli ancak ne yazık ki olumsuz yönde bir etkiye sahip olmaya başladığı, dünya tarihinin en yakın dönemini tanımlamak için kullanılan, resmi olmayan bir jeolojik zaman birimidir. Bu dönem günümüzde de sürüyor. Birçok açıdan bakıldığında görülen çöküş, giderek de tükeniş halini alıyor…

Gerek karbon ayak izi ve gerekse su ayak izi konusunda söylenecek çok şey var. Burada ise zamanımız kısıtlı. Bu konuları yetişkinlerden çok gençlere, hatta çocuklara aktarmak gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple de okul öncesi çocuklara, 2-5 yaş arası genç bireylere ekoloji anlatıyorum. Toprak ile kirlenmelerini, su ile ıslanmalarını, havayı içlerine çekmelerinin ne kadar değerli olduğunu aktarıyorum. Ateş başında eğleniyor, eğlenirken öğrenmenin öğrenirken de eğlenmenin tadını çıkarıyoruz. Tavsiye ederim!

“Bunu yapmazsak n’olur, dünyanın sonu mu gelir?” soruları duyar gibiyim. “Evet! Dünyanın sonu gelir, bundan da hiç şüpheniz olmasın”…

İnsan formuna yakın ilk ve en eski canlının 4,5 milyar yıllık geçmişi olan dünyada yaşamaya başlamasından bu yana 10 milyon yıl geçti.

Miocene (10-6,5m) > Pliocene (6,5-3m) > Pleistocene (3-0m) > Antropocene ise topu topu 250 yıllık geçmişi olan “görece çok kısa” bir dönem. Ama dünyanın canını okumak için yetti de arttı bile. İnsan türü, bu süreye, dünya var olduğundan bu yana verilebilecek her türlü zararı katlayarak vermeyi sığdırdı. Sayısız türü yok etti, doğal yaşamdaki dengeleri bozdu, yeraltı kaynaklarını fosil yakıtları elde etmek için boşalttı, havayı kirletti atmosferi yok olma noktasında kirletti, su varlığının büyük bölümünü de insan tüketimine uygun olmayan bir hale getirdi, toprağı yok saydı yok olması için bir tür katliam yaptı. Var olanı yok ederken öte yandan var olmayanı yaratmak için genetiği ile oynanmış organizmalar için seferber oldu.

Süreci daha iyi anlamak için, tıpkı sosyo-politik açıdan Doğu-Batı veyahut da sosyo ekonomik açıdan Kuzey-Güney kutuplaşmasındaki gibi kent ile kırsal kesimler arasındaki çekişme ve çatışmaya, nelerin ne zaman yaşandığına kısaca göz atalım:

  1. Finans dünyasında ve tarım alanındaki değişimler > 180 yıl (1600-1780)
  2. Sanayi Devrimi > 100 yıl (1780-1880)
  3. Teknolojideki değişimler > 60 yıl (1880-1940)
  4. Bilimsel çalışmalar ve teknolojideki yenilikler > 45 yıl (1940-1985)
  5. Bilgi çağı ve iletişim alanındaki değişimler >30 yıl (1985–2015)
  6. Bilişim sonrası teknolojinin varsayımsal evresi ve devrimler (2015 sonrası)

İşte bu 6. Evre’nin ne zaman tamamlanacağı ya da sona ereceği konusunda 2035 yılına (> 20 yıl) işaret edenler çoğunlukta. Ben de bunlardan biriyim. Önümüzdeki 10 küsur yıl hiç olmadığı kadar kritik. Bizi neyin beklediğini bu kısa sürede görüp anlayacağız ama şu aşamada kırmızı uyarı ışıklarının sürekli olarak yanıp söndüğünü de unutmamalıyız.

Blockchain’in sürdürülebilirlik üzerindeki etkileri

Blockchain ya da Türkçe karşılığı ile blokzincir, bir yönetim merkezi hatta merkezi bir veri deposu olmayan, dağınık bir yapıdır. Bu yapıda gruplandırılmış, blok haline getirilmiş veriler, birbirinden ayrı ama ilişkili, dağıtık ama düzenli bir form içindedirler. Bütünün değiştirilemez olduğu kabul edilir, bunun sağladığı şeffaflık da yapıyı güvenilir kılar. Sürekli güncellenmesi, paylaşılıyor olması “küçük olsun benim olsun” anlayışının defeder, yerine “büyük olsun bizim olsun” anlayışını koyar.

Bu teknolojinin sürdürülebilirlik üzerindeki en önemli özelliği teşvik ediciliğidir. Bir diğer özelliği de sürdürebilirlik anlayışını güçlendirmesidir. Köhnemiş değerler sistemi içinde “yenilikçi” olması ise bir başka değerli yanıdır. Diğer etkileri arasında şeffaflık, izlenebilirlik ve verimlilik sıralanır. Sosyal konulara at gözlüğü ile bakan siyasi kafalar pek hoşlanmayacak olsa da bu teknoloji, kabul etmek lazımdır ki devrimci yapısı ile bugünden öngörülemeyecek pek çok değişime ve dönüşüme de rahim olacaktır.

Tarımsal üretimden enerji tüketimine uzanan geniş yelpazede tedarik zincirinin izlenebilirliğine olanak sağlar. Bu da kaynağı bilinmeyen girdilerin elimine edilmesine yarar. Kaynak kullanımında verimliğin, ürünler hakkında şeffaf bilginin de güvencesidir.

Enerji ağlarının çok daha etkin kullanımını ve tüketiciye maksimum fayda ile ulaşmasını sağlar. Bunun anlamı bölgesel ya da ulusal ve giderek küresel enerji kayıplarının azaltılması hatta sıfırlanması, fiyatlarının da tüketici lehine düşmesidir. Türkiye bu açıdan çok çarpıcı bir örnek. Avrupa ile karşılaştırıldığında 3 kat daha fazla enerji tüketiyoruz. Bunun tek sebebi var; enerjinin verimsiz kullanılması, başka bir ifade ile enerji savurganlığı!

Küresel tehditlerden biri olan karbon emisyonun denetimi ve sorumluların ortaya çıkarılması konularında güvenilir bir bilgi kaynağıdır. Sorunun çözümü konusunda ilgili kuruluşlara katkı, kamuoyuna da yansız bilgi sağlar.

Atık yönetimi konusunda doğanın yok edilmesinde ve ağır tahribat görmesinde etken olan unsurlar ile mücadeleyi kolaylaştırır, hangi atığın nereden geldiği ve ne içerdiği konularında son derece güvenilir haritalar çizer.

Yatırım ve finansman söz konusu olduğunda dijital dünyanın yeni enstrümanları ile girişimciye de yatırımcıya da yeni yollar, alternatif yöntemler sunar. Kriptoparadan NFT’lere, tokenizasyondan akıllı sözleşmelere uzanan henüz emekleme devresinde olan bir dizi çözüm de blockchain teknolojisi sayesinde gelişecek ve yaygınlaşacaktır.

PoW (Proof of Work) ve PoS (Proof of Stake) protokolleri dönüştürücü etkileri sebebi ile bu noktada ele alınması gereken konuların başında gelir. Süreci hızlandıran PoS, yüksek enerji tüketimi meselesini ele alan bir protokoldür. PoW ise ağdaki işlemci gücü ile orantılı olarak kazanç odaklı bir sistem olarak özetlenebilir..

Başta enerji olmak üzere en değerli maddeler arasında ilk sıralarda yer alan su konusunda da yenilikçi teknolojilerden beklenti çok yüksektir. Su kalitesi, miktarı, kirlilik oranı, kullanım alanları toplumun bilgisine ve kimi durumlarda baskısına ve/veya hukuki yaptırımlara kapı aralayacaktır.

Bir düşünün; ileride bir gün, adalet sistemi, blockchain verilerine dayanarak birini “bu dünyanın suyunu kirletmekten” suçlu bulacak ve kirlettiği suyu yeniden kazanılması için gereğini yapmaya mahkum edecek. Şimdilik hayal ama ileride mümkün…

TON ekosisteminin gerçek dünya uygulamaları ve etkileri

Telegram Open Network, adından da anlaşılacağı gibi Telegram teknolojisini kullanan, herkese açık ve merkezi olmayan bir internet olarak tanımlanıyor.

TON kullanıcılara bir cüzdan sunuyor, bu cüzdan ile alım-satım yapmak mümkün. Telegram üzerinden kriptopara ödemesi kabul edebileceğiniz gibi TONcoin ya da token yani dijital jeton kullanarak bankalarda para kullanılan yatırma ve çekme işlemlerini kolaylıkla yapabilirsiniz. “Bankadaki parama el konulursa” ya da “yastık altında sakladıklarım çalınırsa” endişesi yaşayanlar için de gelişmiş kriptografi ile koruma söz konusu. Bu; varlıklarınıza ilişkin bilginin bir başkası tarafından değiştirilemeyeceği ya da hack’lenemeyeceği anlamına geliyor. Özetle paranız sonsuza kadar güvende oluyor.

TON (Telegram Open Network) Apps çatısı altında, başta Telegram kategorisi olmak üzere, özellikle de meraklıları için çoğu finans odaklı yüzlerce uygulama var. Son baktığımda (Ocak 2024) 550’den fazla uygulama listeleniyordu.

Blockchain uygulama ve çözümlerinin gereken yasal düzenlemeye “henüz”  kavuşturulamaması ve standartlarının anlaşılır biçimde ortaya konulamaması en temel eksiklik hatta en büyük tehdit!

Ne iş yaptığımızdan/yapılmasına o işi nasıl yaptığımıza/yapacağımıza varıncaya, çalışmaların karşılığında elde edilecek kazançtan bunlarla yapılacak harcama ve/veya tasarruflara uzanan geniş yelpazede her şey değişecek. Bu teknolojilerin davranışları ve karar süreçlerini de dönüştüreceği kesin. Merkeziyetsizlik, şeffaflık, değiştirilemezlik ve silinemezlik ile gelen güvenilirlik, verilerin üçüncü taraflarca onayı ve/veya kontrolü toplumdaki paradigma değişimini de beraberinde getirecek.

Günlük yaşamlarımıza bir bakın, beğenelim-beğenmeyelim bir merkezi yapı ile yaşamaya yüzyıllardır razı olmuşuz. Maskeli yaşamlar kurmayı hüner kabul eden bir kültürde büyüdük, bizden sonraki kuşakları da ne yazık ki bu anlayış ile yetiştirdik. Sabıka kayıtlarından ilkokuldaki karnelere varıncaya kadar her şeyin değiştirilebildiği hatta silinebildiği bir ortamda büyüdük, en ağır suçların bile yok sayılabildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. “Kimseye güvenme” öğüdünün kaç farklı versiyonu olduğunu bir düşünün. “Ben yaptım, oldu” veya “ben sözümü söyledim” türü hikmeti kendinden menkul, en hafif ifade ile “otorite” gösterilerine, daha doğru ifade ile zorbalıklara tanıklık etmeyen yoktur.

Meseleyi bu perspektif ile ortaya koyunca “bize ters” diyenler çıkacaktır ama önce “ters olan biz miyiz?” sorusunu sormak gerekmiyor mu?

Sürdürülebilir bir gelecek şekillendirilmesi mümkün mü?

Bana göre bu başlık bütün günün en kritik ifadesi, özellikle de “ekonomik model” kavramı bu başlık altında konuşulacakları daha önemli hale getiriyor. Bugüne kadar TON olsun “rakip” konumundaki diğer markalar olsun, gözleyebildiğim kadarıyla, hep mikro yaklaşım içinde yer alıyor. Mikro ile altını çizmeye çalıştığım konu girişimler, işletmeler ve henüz başlangıç seviyesinde de olsa birkaç sektörden ibaret. Finans, turizm, gıda bu sektörlerin belli başlıları.

“Ekonomik model” bu noktada çok daha makro bir profil ortaya koyuyor. Mikronun “örnek” oluşturduğu yerde makro önce sisteme, sonra da rejime kolaylıkla evrilebiliyor. Bunun pek çok örneği var, elbette istisnaları da… Özetle; “ekonomi modeli” makro bir kavramdır ve blockchain – blokzincir açısında henüz büyük lokmadır. Finans, turizm, gıda gibi sektörler için mikro açıdan çok ciddi bir değer taşımaktadır.

İnsandan yola çıkmak bunu daha iyi kavramamızı sağlayabilir. Bu prototiplerden birini rasyonel, yani akılcı kabul edelim Homo Economicus diyelim. Diğerini ise fayda maksimizasyonu yerine “önceliklerini kendini tatmin etme kriteri” yaklaşımını gözeterek sıralayan “davranışçı” insan olarak tanımlayalım. Bilgi ile ilgilenme oranı düşük, karar sebepleri ise kelimenin tam anlamıyla anlıktır. Bu irrasyonel davranış ile ilgili olarak bilim dünyasının yaklaşımlarını birer sözcük ile özetleyeceğim. Maslow’a göre bu “ihtiyaçlar hiyerarşisi”, Vroom’a göre “rasyonel beklentiler”, Adam’a göre de “adalet”. Aynı prototip bilgiyi sonuçlandırma açısından bilgiyi nasıl algıladığı konusunda Simon’a göre “sınırılı rasyonellik”, Lerner’e göre “sınırlı idrak kabiliyeti” söz konusu. Karar verme konusundaki saptamalar ise bizim için son derece tanıdık; “kısıtlı bilgi değerlendirme” ve “sınırlı zihni kabiliyet”. Bu prototip ile nasıl bir ekonomik model söz konusu olursa olsun, sürpriz olmayan sonuç ortadadır!

İlki de sütten çıkmış ak kaşık değil elbette. Peki başka ne seçecekler olabilir?

Homo Heuristicus, karar verme sürecini çeşitli zihinsel kısa yollar ve önyargılar ile bezeli “sezgisel” yöntemlere dayandıran bir prototip. Homo Reciprocans ise ödüllendirme ve cezalandırma dengesi ya da dengesizliği içinde “karşılıklı” davranışlar sergiler. Homo Sociologicus, rasyonellikten alabildiğine uzak, kendisine yüklenen rolleri yerine getirme çabası içinde ve toplum baskısının altında kalan “sosyolojik” bir başka prototiptir. Homo Politicus etik bir gözlemci rolüne soyunan ve toplumun iyiliği ile tutarlı bir şekilde hareket ediyor algısı yaratan tipik bir “siyasetçi” olarak öne çıkar. Homo Duplex ise toplumsal davranış açısından iki bilinç düzeyi arasında hareket eden “iki katlı” bir prototiptir ki ilk kat kişinin bir birey olarak kendi hedeflerini takip ettiği “alt seviye”, diğeri ise bireyin kolektif grup hedeflerini takip ettiği “üst seviyedir.

Sıraladığım bu insan prototiplerinin genel çizgilerini birer ekonomi modeli olarak gözünüzde canlandırmayı deneyim.

Umut var diyenler? Ellerinizi kaldırın lütfen.

Yok diyenleri görelim.

Teşekkür ederim Sanırım makro ölçekte bir ekonomik modelden yoksunuz

Sürdürülebilir bir geleceğin inşasında karnemiz “başarısız”

Dünyayı fena halde tükettik, tüketmeye de devam ediyoruz. Kimi bilim insanlarına göre ya da kimi araştırma raporlarına göre dünyada her anlamda çok ciddi bir çöküş söz konusu. Bizim bu çöküş döneminde olduğumuzu bilmemiz ve kabul etmemiz lazım ki, ne yapacağımıza ve nasıl başa çıkabileceğimize odaklanabilelim. Doğru stratejiler geliştirerek doğru adımlar atabilelim. Aksi taktirde bir avuç romantik olarak bu dünyayı nasıl kurtarırız diye konuşacağız ve kurtaramadığımızla da kalacağız.

Dünya için yapılabilecekler her gün ve hızla azalıyor.

Türlerin tükenip çeşitliliğin azalması beklenmedik sorunları gündeme getiriyor.

“Yaşam nasıl sürdürülebilir” sorusuna pek çok yanıt verilebilir. Benimki daha önce seslendirdiğim önermemi tekrarlamak olacak ancak bu kez tersten okuyacağım; “yapılmaması gerekeni yapmamak, yapılması gerekeni yapmak”…

Ayrıntısına girince yaşamın yaratıcılıkla alakalı olduğunu keşfediyoruz. Buharlı makineler, elektrik, internet, blockchain ve daha nicesi. Daha basite indirgersek suyu bulunduğu yerden ihtiyaç duyulan yere taşımak ya da toprağı tarım yapılacak şekilde işlemek hep bu anlayışın çıktıları. Çözüm üretebildiğimiz ölçüde var olur ve yaşarız. Eğer çözüm üretemiyorsak hatta geçtim çözüm üretmeyi meselenin ne olduğunu bile anlayamıyorsak o zaman doğal seleksiyonun da devreye girmesi kaçınılmaz olur. Özetle; çözüm üretemeyen için kaçınılmaz olarak yaşam biter.

İnsan türünün bu konudaki karne notu “başarısız”. Çözümden çok sorun ürettik.

Belirli bir günü anlatma konusunda Amerikalılar, tıpkı karmaşık kavramları ifade eden ortaya attıkları kısaltmalarda (HTTP, PDF, WWW gibi) olduğu gibi çok başarılılar. Normandiya Çıkartması D-Day olarak tarihe geçti. Bunu askeri harekatlara yollama yapan A-Day (Leyte), L-Day  (Okinawa), X-day (Kyushu) ve Y-Day (Kanto) izledi. Sürdürebilirlik (Sustainability) için yarın bir gün tükenişi tescil ya da kurtuluş müjdesi olarak bir S-Day gündeme gelir mi bilmiyorum ama “isim babası” adaylığımı hemen burada ilan ediyorum.

İşin şakası bir yana, çözümler erişilmez ya da ulaşılmaz değil. İngilizce’de sözcüklerin başına gelen “re” takısı çözüm yolunda ağırlığı olan bir öncü. Re_ ile başlayan sözcükler için şöyle bir yoklayın kendinizi. Aranan çözümün kendisi olmasa da anahtarı olduğunu göreceksiniz. Bunları Renew, Reuse, Recycle, Rediscover, Repurposing, Reclaimed, Recompose, Recreate, Return, Reshape ve Reduce olarak sıralamak mümkün. Benzer bir durum keşke Türkçe için de geçerli olsaydı, meseleyi iki harf ile ifade edebilseydik. Ne yazık ki yok! Kullanılabilenler de ne yazık ki “yeniden” ile “geri”den arasına sıkışmış vaziyette.

Biz yine de umudu kaybetmeyelim, enseyi de karartmayalım. Bu kavramların ardında muazzam bir birikim ve deneyim hatta anlayış yattığını unutmayalım. Her birini sürdürülebilir bir dünya için yolumuzu aydınlatan, yol haritamızın kilometre taşları olarak görelim.