Etkinlik Yönetiminde Sektör-Üniversite İşbirliği Şart! - eventnews.onlineeventnews.online

8 Ağustos 2021 - 05:33

Etkinlik Yönetiminde Sektör-Üniversite İşbirliği Şart!

Etkinlik Yönetiminde Sektör-Üniversite İşbirliği Şart!
Son Güncelleme :

26 Ekim 2019 - 8:48

EventNewsOnline

Eğitim, yaşamın hemen her alanında ve özellikle de rekabetin sürekli arttığı iş dünyasında en önemli girdi. Nitelikli bilgi ile donatılan bireyler, deneyimli olmasalar da yönettikleri şirketleri know-how sahibi yaparak başarıya götürüyor ve kazandırıyorlar.

Günümüz kutuları dron’lara taşıtan, kayıtları da apps ile yapan kafaları ve bu kafalara sahip olanları değerli kılıyor. Bu kafaları yetiştirmek de iş dünyasından çok üniversitelerin görevi. Geleceğin profesyonelleri olacak bu gençler, uluslararası arenada kendilerine yer edinmeye ne kadar hazır? Doğru formasyona sahipler mi? Bu sorulara “evet” diyebilmek sektörün bu anlayışı benimsemesine ve yatırım yapmasına bağlı…

Hakan Türkkuşu

Türkiye’de akla gelen her alanda alaylı-mektepli rekabeti vardı(r). Yaptıkları işe yıllarını veren alaylılar, dün gelen mekteplileri beğenmez. O alanda en yeni bilgileri edinen mektepliler de bilgisi neredeyse kendi yaşı kadar uzun geçmişten gelenlere burun kıvırır. Bu çekişmenin en çok yaşandığı alanlar usta-çırak ilişkisine sırt çeviren iş kollarındadır. Zanaatkar, geleceğini göremediği ölçüde gelecekten korkar, hatta yeni olana diş biler. Genel müdür olmak için doğduğunu sanan, ama hakkını da vermek lazım ki doğduğu günden bu yana bir anne ile bir babayı hatta biraz da büyükanne ile büyükbabayı başarıyla yöneten, gençler de geçmişi sevmez. Geçmiş ile gelecek birbirinden koptuğunda, genç ile yaşlı arasındaki köprü yıkıldığında bugünün de kaos olması kaçınılmazdır.

Bunun üzerine eklenen her tür zorluk, genç yaşlı demeden herkesi çıkmaz sokağa iter. Artan rekabet, maliyetleri düşürmeye zorlar. Düşen maliyetler yüzleri güldürse de kalitedeki gerileme yüzleri yeniden asılma sebebidir. Çalışan sayısını azaltmak çözüm gibi gözükür, bir süre nefes aldırsa da aradan geçen zaman işverenin soluğunu daha da keser elbette. Buna benzer verilecek onlarca örnek, o işletmeyi değil uluslararası arenada dimdik ayakta durmak iç pazarda bile dizleri üzerinde çökmeye zorlar.

Vazgeçmelere dayanan stratejiler tükeniş alametleridir, yanlış yolların kilometre taşlarıdır. Sürdürdükçe daha yanlış bir yerde bulursunuz kendinizi.

Tren kaçmadı ki, biz koşmadık!

Bugün bilgisayarsız çalışılmıyor, kullanmayan da yok ama bu konu artık çok geride kaldı. Sanayi Devrimi sonrasında yavaş yavaş iş yaşamına giren ilk bilgisayarların 19. Yüzyıl’ın bir ürünü olduğunu hatırlayalım. Bu dönem için günümüzde Endüstri 2.0 tanımı kullanılıyor. 20. Yüzyıl’ın kavramı olan Endüstri 3.0 ile dijital dünyanın teknoloji devleri ortaya çıkmaya başladı. Biz aradan geçen yüzyılda, değişen asırda hala “bilgisayar kullanmak mı iyidir, kullanmamak mı?” diye tartışıyorduk!

Dünya Endüstri 4.0 konusunu içselleştirme ve kazanca dönüştürme yolunda ilerlerken biz hala donanım alanında işlemci üretemiyor, yazılım kanadında da arama motoru yapamıyoruz. Bu hızla değişen ve anlaması her geçen daha da zorlaşan bu dünyayı bir ancak tercümeler ile takip etmeye çalışıyoruz. Haliyle anlayamıyoruz, doğal olarak dünyayı yakalayamıyoruz.

Dünyada bu farkı yaratanların hemen hemen tamamı genç(ti). Hepsi de dünyaya farklı bakıyor, sorunları değişik açılardan ele alıyorlar ve buldukları çözümler ile herkesi şaşkına çeviriyordu. O yıllarda takdir görmeyen bu gençler bugün Apple olarak, Google olarak, Microsoft olarak, Facebook olarak, Amazon olarak, Intel olarak, Cisco olarak, Oracle olarak, eBay olarak karşımızda dikiliyor. Onların ürünleri, çözümleri olmadan yapamıyoruz.

Hal böyleyken peşinden hiç koşmadığımız treni yakalamamız mümkün mü? Mümkün…

Çok geç kalmadık mı? Kaldık ama…

Bunu aşmanın yolu var…

Avantajlarımızı iyi belirlememiz gerek. Bir tür SWOT, zayıflıklarımız (weakness) yerine güçlü (strenght) yanlarımıza bakalım. Belki böylelikle tepemizdeki tehdit (threat) fırsat (opportunity) oluverecektir.

Yaşam boyu her yaşta, günün her saatinde sorunlar ile boğuşmanın bizleri ne kadar bilediğini anlatmaya gerek yok, hepimiz biliyoruz. Planlama konusunda titizlenenlerin beklenmedik bir sorun karşısında nasıl tıkandığını yabancılar ile çalışanlar gayet iyi bilir. Sürprizlere hazır değillerdir… Aksamalar onları mutsuz eder… Oysa biz, sürprizleri olmayan bir yaşamı sevmeyiz. Gerilmezsek, yorulmazsak yaşadık bile kabul etmeyiz.

Etkinliklerde çalışan, henüz meslek bilgisi olmayan, yaşamlarının başı sayılacak yaşlardaki part-time’ların karşılaştıkları sorunları nasıl çözdükleri anlatmak her helde saatlerce, günlerce konuşmayı gerektirir. Zaten becerisini sergileyenlerin 3-5 etkinlik sonrasında supervisor olmalarından, bu başarısını devam ettirenlerin de kısa sürede kendi şirketlerini kurması başlı başına birer göstergedir.

Göremediğimiz bu genç meslektaşların kendilerinden sonra gelenlere açtığı kapılardır. Belki de açmadıkları için görmüyoruzdur ki bu en kötüsüdür. Yaşlanmadan gençlere sırt çevirmiş bile olabilirler. Henüz meslekte tek haneli yıllarını yaşarken onlarca yılın deneyimine sahipmiş gibi de davranabilirler.

Bunların tam tersini yapmak, önümüzdeki her türlü engeli aşmanın yegane yoludur. Gençlere yüzümüzü dönüp yakın durmalarını sağlamak, sadece yapılacak işleri değil meseleleri de paylaşıp çözüm üretmelerini istemek bu yoldaki ilk adımlar olabilir. Getirecekleri öneriler büyük olasılıkla beklediğinizin üzerinde olacaktır.

Yapmaları gerekeni yapmaları zaten görevleridir ama henüz yapılmamış olan için kafa yormaları, kim bilir belki de en büyük ödülleridir. “Henüz gidilmemiş yer en güzel yerdir” anlayışı gibi belki “henüz bulunmamış çözüm en iyi çözümdür”. Sizi, sahibi olduğunuz ya da yönettiğiniz şirketi, markanızı ve hizmet verdiğiniz kurumsal yapıları ileri götürecek inovasyona belki de bu adımlar ile ulaşılacaktır.

İlk adımlar ancak okulda atılabilir…

Üniversite ile iş yaşamı birbirinden farklıdır. Gerek bilimsel ve gerekse felsefi açıdan paradigmaları aynı değildir. Üniversitede eğitim alan bir öğrenci hata yaptığında önce hatası anlatılır sonra da nasıl düzelteceği öğretilir. Ders, saat doldu ya da gün geldi diye bitmez öğrenene kadar devam eder!

İş yaşamında ise hata yapan çalışan, hatanın büyüklüğü ve özellikle de sebep olduğu kayıpların/zararların boyutuna bağlı olarak, uyarı almak ile işinden olmak arasında bir hafif aya da ağır ama her koşulda bir ceza ile karşı karşıyadır.

Üniversite, öğrenciye hata yapma hürriyeti verir. İş dünyası ise hata yapanı sevmez.

Üniversite, öğretici istihdam eder ki bilgisini öğrenicileri ile paylaşsın diye. Şirket ise yönetici istihdam eder ki yapılması gerekenleri yaptırsın diye.

Etkinlik konusunda yönettiğim ve kurucusu olduğum şirketlerde geride bıraktığım 35 yıl ve etkinlik yönetimi dersi verdiğim tüm üniversitelerde 10 yılı aşkın zamandır tanık olduğum bu…

Üstteki paragrafta “öğretici” ve “öğrenici” kavramlarımı kullanmam da hem yönetici hem de öğretici kimliklerim ile edindiğim bu deneyimimden kaynaklı. Öğretmen ya da hoca, birer “isim” (noun) olarak kişiyi tarif eder. Öğretici ise sıfattır (adjective) ve kişiden çok kişinin eylemini ya da yaptığını ifade eder. Öğrenci ile öğrenici arasında da benzer bir fark vardır.

Öğretmen ya da hoca ile öğrenci, yaşlı ile genç gibidir. Az ya da çok bir çatışma hali söz konusudur. Oysa öğretici ile öğrenici arasındaki ilişki tıpkı usta-çırak arasındaki gibidir, ahenk ile pekişen saygı ve sevgi egemendir.

Tercih elbette iş dünyasınındır…

Event News Köşe Yazarları’nın görüşleri kendilerine aittir. Event News, tüm dünya görüşlerine, yaşam tarzlarına, kişisel seçimlere ve fikirlere eşit mesafede yayın politikasına sahiptir.